Skip to main content

Siber Bilgi M.

Yazar: ahmetsahin
09-15-2015, Saat:03:07 PM
Yorum Yok
Moral Bozukluğuna İyi Gelen 7 Öneri

İşte moral bozukluğunu ortadan kaldıran önerilerimiz...

Moral bozukluğu; sevgilinizden gelen güzel bir mesaj, arkadaşlarınızla vakit geçirme ve yürüyüşe çıkma gibi, küçük ama etkili yöntemlerle anında yok olabiliyor.


Sarılmak

Sevdiğiniz birine sarılmanın verdiği hissi başka ne verebilir? Sarılmak; sizi rahatlanmanın yanı sıra, kan basıncınızı düşürüyor ve stresi vücudunuzdan anında uzaklaştırıyor.


Arkadaşlarla vakit geçirmek


Yapılan araştırmalar, yakın bir arkadaşını gören insanların mutluluk oranının %8 oranında arttığını söylüyor. Kendinizi kötü hissettiğinizde, yapacağınız en iyi şeylerin başına, arkadaşlarınızla birlikte vakit geçirmeyi mutlaka ekleyin.


Sevgilinizden mesaj veya çağrı almak


Sevgiliden gelen güzel ve aşk dolu bir mesaj kimi mutlu etmez ki? Peki, ya onun sesini duymak? Telefonda sevgilinizle ya da eşinizle konuşmak, kafanızdaki doluluktan kurtulmak için en güzel bir yollardan biri. Bir de ondan tatlı sözler duyarsanız, keyfiniz hemen yerine gelir.


Yürüyüşe çıkmak


Yürüyüş yapmak; en güzel zihin boşaltma yöntemlerinden biri. Yapılan araştırmalar da 30 dakika boyunca yürüyen insanların stresten uzaklaştığını ve enerji kazandığını ortaya koyuyor. Ayrıca yürüyüş yapmak, kalp sağlığınız için de oldukça önemli.


Müzik dinlemek


Enerjik ve tempolu bir şarkı dinlemek ve dans etmek moralinizi anında yükseltecek, size keyif verecektir.


Bir bardak çay


Bunalmanın eğişindeyseniz, önce derin bir nefes alın ve kendinize güzel bir çay hazırlayın. Bu gibi durumlarda içeceğiniz bir bardak yeşil çay, hem sizi sakinleştirir hem de kolesterolünüzü düşürmeye yardımcı olur.


Sevgilinizle başbaşa vakit geçirmek


Sevgilinizle geçireceğiniz romantik dakikalar, kafanızın içinde sizi meşgul eden ve üzen düşüncelerden uzaklaştırmaya yardımcı olur. Bu romantik dakikaları seks ile sonuçlandırdığınızda, moral seviyenizde belirgin bir artış olacaktır.
[Resim: J4vpbY.jpg]
Yazar: delidumrul
09-15-2015, Saat:11:25 AM
Yorum Yok
EVLİLİĞİNİZDE DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER..
[Resim: B0kmA9.jpg]
İşte uzun ve mutlu evliliğin 20 sırrı..
1- Aile içinde şakalaşmayı ihmal etmeyin
2- Eşiniz için bakımlı olun.
3- Ailenizin yanında eşinizi sevindiriniz. Övün, saygıyla anın.
4- Evliliğinize hiç kimseyi karıştırmayın. Etraftakilerin sözleriyle hareket etmeyin. Problemi evde çözün.
5- Aşırı kıskançlık duygusuyla bakmayın.
6- Sadece kendinizi haklı görmeyin. Bazen eşinizin de haklı olabileceğini düşünün. Ona fırsat verin. Sorun. Danışın.
7- Eşinizin akrabalarına saygı gösterin.
8- Eşinizin kusurunu örtün. Ortalıkta konuşmayın. Münasebetsizliği bile olsa kapatın. Eleştirmeyin ortalıkta.
9- Bazen eşinize beklemediği sürprizler yapın.
10- Sırlarını saklayın. Özeli hiç konuşmayın. Aile mahremiyeti, en önemli mahremiyettir. Kimseyi ortak etmeyin. Ortak olmak isteyen boşboğazlara müsaade etmeyin.
11- Eşinize bazen isabet ettiğinizi söyleyin.
12- Kibar ve nazik olun.
13- Eve girerken gülümseyin. Dışarıdakini dışarıda bırakın eve sıkıntı taşımayın.
14- Sinirlenince sükûneti koruyun.
15- Evde, çocuk bakımında eşinize yardımcı olun.
16- Onu sevdiğinizi söyleyin. Eşinize bazen bugün daha güzelsin deyin. Bunu demekle kıyamet kopmaz.
17- Ona güvenin.
18- Helal rızık yedirin.
19- Tatile eşinizle gidin. Lokantada yemek yerken bile ailenizle yiyiniz.
20- Ev işinde yardımcı olun.
Bunları deneyin. Çünkü yıldan yıla, hazımsızlığımız, umutsuzluğumuz ve boşanmalarımız çoğalıyor. Basit bir sebepten dolayı boşanmak, kâinatı yıkmak gibidir
Yazar: delidumrul
07-21-2015, Saat:11:02 PM
Yorum Yok
– Öncelikle CV’nizdeki imla kurallarına dikkat ediniz ve CV nize koyduğunuz fotoğrafınızı yeniden gözden geçiriniz. Şunu unutmayınız, CV’niz sizi temsil etmektedir.Bu nedenle mesleki veya eğitim hayatınızda istediğiniz kadar başarılı da olsanız, başarılarınızı yansıtacak düzgün bir CV’niz yoksa, iş başvuru sürecinde boşuna çaba harcamış olacaksınız.

– Özellikle sıkça rastladığım, ne çıkarsa bahtıma sendromu yaşayan arkadaşlara söylemek isterim, mesleki yetkinliklerinizle örtüşmeyen ve hiç alakası olmayan pozisyonlara lütfen başvuru yapmayınız.Bu sizin aklınızın karışık ve kararsız olduğunuz izlenimini verir. Dikkat çekmek yerine süreçten elenmeniz daha kolay olur.

– Yayınlanan ilanlara başvuru yapmadan önce okuyunuz!. Okumadan yaptığınız her başvuru, hem sizin zamanınızı , hem de CV incelemek için oldukça kısıtlı vakte sahip insan kaynakları uzmanının zamanını çalmaktadır.

– İş görüşmesi yapacağınız şirketi, görüşme öncesi araştırınız. Kimdir? Nedir? Ne iş yapar? oldukça önemlidir.

– Görüşmenin nerede ve hangi saatte yapılacağını mutlaka öğreniniz. Not alınız.

– Lütfen temiz ve düzgün bir şekilde giyininiz. Mümkünse bir takım, mevcut değilse ütülü bir gömlek ve pantalon giymeniz, bayanlarında yine görüşmeye uygun klasik bir şekilde giyinmenizin fayda sağlayacağını söylemek isterim. (Unutmayın, insanlar kıyafetlerle karşılanır, düşüncelerle uğurlanır )

– Yanınızda bir adet CV’nizin çıktısı ve 1 adet fotoğrafınız her daim olsun.

– Mümkünse görüşme yapacağınız kişi veya kişilerin isimlerini öğrenmeye çalışınız.

– Görüşmeye geç gitmeyiniz.Mazeretsiz bir şekilde görüşmeye gitmemezlik ise kesinlikle yapmayınız. Görüşme yapacağınız kişiye çok büyük saygısızlıktır.

– Daha ilk dakika da ben kaç para alacağım diye soru sormayınız. Zaten sabırlı olursanız, mutlaka size belirlenen maaş politikası sonucunda bir ücret sunulacaktır. Kabul edip etmemek yine sizin elinizdedir.

– Göreve dair neler yapacağınızla ilgili sorularınızı hazırlayınız, detaylıca yapılacak işlerin neler olduğunu öğreniniz. Sadece ünvanı güzel diye işi kabul etmeyin.Süslü püslü olupta işleri boş ünvanlar özellikle günümüzde çok çoğalmıştır. Bunlara dikkat ediniz. İş detaylarda gizlidir ve bu nedenle oldukça önemlidir.

– Görüşme bitiminde mutlaka teşekkür ediniz. İşe alım sürecinin ne kadar sürede tamamlanacağına dair görüşmeciye soru sorabilirsiniz.
[Resim: 89g0TZd.jpg]

YAZAR: İsmail MURSALLI
Yazar: mevthawk
04-30-2015, Saat:02:10 PM
Yorum Yok
Vizyonun tamam da eylemini görelim

Dönem stratejik davranma zamanı ya... Ortalık, " strateji "den geçilmiyor. Hemen her sivil toplum örgütünün veya düşünce platformunun dilinde aynı kelime; strateji.

Son birkaç haftada elimin parmaklarından daha fazla strateji belgesi okudum.
Her biri Türkiye’nin yakın gelecek vizyonunu tanımlayan belgeler. Strateji üretim sektörü kısaca şöyle çalışıyor:

Önce bir sivil toplum örgütü alıyorsunuz. Sonra fiyakalı bir başlık buluyorsunuz.

Mesela "Küresel Kriz ve Türkiye’nin 2023 stratejik vizyonu" vs...
Anahtar kelimeler içinde " strateji ", " vizyon ", "

gelecek ", "sürdürülebilirlik " veya " kriz " gibi moda kavramlar yer almasına dikkat ediyorsunuz. Daha sonra adının önünde mümkün olduğu kadar fazlaca akademik unvan taşıyan kişilere başvurup, siparişi veriyorsunuz. Bu rapor üreticileri, DİE ’nin (pardon TÜİK olmuş) resmi ama gayri ciddi
verilerini derleyerek işe başlıyor.

Yetmiyor, son yıllarda sayıları hızla artan araştırma(!) şirketlerinin ciddi ama gayri resmi verilerini alıyorlar.

Geriye bir kelime işlemci ile hesap tablosu programı kalıyor. Bir de SPSS türü bilimselliğin derinine dalan(!) bilgisayar yazılımı kullanıyorsunuz. Tabloları, rakamları ve fiyakalı grafikleri uç uca ekleyip, aralarına da
günün modası ve yükselen değerlerine uygun birkaç hikmetli laf ekliyorsunuz. Üretim artık tamamdır.
Şimdi sıra, sunuma gelmiştir.

İçinizden en meşhurunuzu medyanın önüne çıkarıyor, bu " şahane çalışmayı " anlatıyorsunuz. Ve görevinizi yapmış olmanın derin huzuruna eriyorsunuz.
Buraya kadar anlattığım, madalyonun görünen yüzü. Öteki yüzde ise durum biraz farklı. Yaptığınız çalışma, birkaç hocanın verdiği ödev için tuşlanmış malzeme arayan öğrenciye kopyala yapıştır malzemesi üretmek dışında hiçbir işe yaramıyor.

Siz de bu çalışmanın sahibi, sözcüsü veya kotarıcısı olarak yakın çevrenizde " Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu gelecek vizyonunu ortaya koyduk, stratejisini belirledik " böbürlenmesine ulaşıyorsunuz.

Ortada bilgiden ziyade niteliksiz rakama dayalı " kanaat " dolaştığı için, aslında bu gayretinizle cehaleti örgütlemiş oluyorsunuz.
Oysa gelecek vizyonuna, sağlam veriye ve stratejiye ihtiyaç duyan o kadar çok insan var ki...

Geçen hafta URAK ’ın " İllerarası Rekabet Endeksi " sunumu toplantısında 2001’den beri üretilmeyen bilgilerin eksiğine işaret ediliyordu.
Başkan Ali Koç ; nitelikli verilerin karar süreçleri için hayati önemini anlatırken Prof. Kerem Alkin, üretilmeyen verilerin eksiğine işaret ediyordu.
Ortada güvenebileceğimiz veri yok.
Ama fikirler havada uçuşuyor.

Temel sıkıntı şu:
Ölçemezsen bilemezsin, bilemezsen yönetemezsin.
Elimdeki çalışmalara bu gözle baktığımda her biri diğerinin aynısı, belki doğru ama işe yaramaz verilerle bezenmiş olduklarını görüyorum. Geçen yazımda SİAD ve GİAD ’ların kendi yöreleri ve sektörleri için bir şeyler yapması gerektiğini önermiştim. Bazıları " ben önerdim " diyebilmek adına yukarıda sözünü ettiğim " vizyon-strateji " söylemiyle donatılmış çalışmaları göndermişler.

Anlamadığım şu: eğer bu stratejileri doğruysa neden kendileri veya en azından kendi üyeleri bu önerileri tutmamış?
Vizyon, çok şeydir ama her şey değildir .

Tuhafıma giden; eylem odaklılarımızın vizyona zamanları olmamasıdır. Fakat en az onlar kadar tuhaf olan, vizyon koyanların da eylem konusundaki kısır ve basiretsiz tutumlarıdır. Sorunları bilgi ile çözebilme duygusundan uzaklaştığı oranda, firmalar ve kurumlarımız, kurtarıcıyı ya Ankara’da veya kendi dışında arıyor. Strateji ve vizyon önerme modasını acaba bu önerdikleri strateji ve vizyon doğrultusunda eyleme geçirmeye dönüştürebilir miyiz?
Krizin alevinin her geçen gün daha yakından hissedildiği bu ortamda, birileri gelip bizi kurtarmayacağına göre, o şahane vizyon ve harika stratejilerimizle hava atmak yerine, bunları hayata geçirmeyi denesek daha iyi olacak gibi geliyor bana.
[Resim: zNYHFJM.jpg]
Yazar: mevthawk
04-30-2015, Saat:02:06 PM
Yorum Yok
Mazeret üretimi ve başkalarını haksız yere suçlama kültürü insanlık tarihi kadar eskidir. Bir başarısızlık durumunda hatayı başkalarında, kullandığı araçlarda veya ortamda bulan kişi, özgüveninin zedelenmesini önlemek ister. Açıkça ve mertçe “Ben başarısız oldum” diyemeyen kişi, itibarını korumak için bulabildiği mazeretleri arka arkaya sıralar. Bir kez mazeret üretmeye başlayan kişi bu huyunu kolay kolay bırakamaz. Çünkü mazeretçilik, bir uyuşturucu madde gibi önce insanı rahatlatır ama sonraları şiddetli bir bağımlılığa yol açar. 

[Resim: AXIkhai.jpg]İşlenen suçlar ve günahlar için de mazeret üretimi her dönem yaygındı. Mazeret üretiminin yetersiz olduğu durumlarda ise kabahat başkasının üzerine atılırdı. Eski Yunan’da bir çatışma veya doğal afet ortaya çıktığında suç “farmakos” diye adlandırılan kişilerin üstüne yüklenirdi. Taşlanarak kent dışına sürülen bu kişi sayesinde yöneticiler ve kentliler kendi hata ve kusurlarına mazeret bulmuş olurlardı. Tevrat ve İncil’de ise “ez-ozel” diye adlandırılan bir keçiye de benzer işlevler yüklendiği anlatılıyordu. Bu keçiye dokunanların, kendi suçları ve günahlarından kurtulduğuna inanılıyordu. Bugün “günah keçisi” denen bu masum hayvan, yapılan bir törenden sonra ya bir yardan atılır ya da çöle bırakılırdı.

Son genel seçimden sonra CHP yönetiminin mazeret üretimi, büyük orman yangınından sonra Yunan hükümetinin suçlamaları, bu köklü kültürün hâlâ devam ettiğini gösterdi. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in su sorununu Allah’ın takdiri olarak açıklaması da mazeret üretiminin yeni bir örneği oldu. Oysa yüzyıllardır söylenen “Tedbirde noksan eyleyip, takdire bahane bulma!” atasözü iyi yöneticilerin mazeret üretmeye hakları olmadığını vurguluyordu.

Olumsuz sonuçlar

Mazeret üretme kültürünün ve ataletin yaygınlaşması aşağıdaki olumsuz sonuçlara yol açar:
- İnsanlar, sorunların çözümünü, neredeyse mucizevi güçlere sahip olacağını düşündükleri kişilerden bekler.
- Mazeret üretenin gözü dışarıdadır ve kendi hata ve zaaflarını görmek için aynaya bakmaz. Herkes bir başkasını suçladığı için kimse kendi tutum ve davranışlarını değiştirmeye çalışmaz. İnsanlar, hatalarının bilincine varamadığı için de onları düzeltemez.
- Mazeret üretimi bir bulaşıcı hastalık gibidir. Sizin mazeretinizi ben, benimkini de siz hoş gördüğünüz için görünürde bir çatışma ortamı yoktur ama bu sahte huzur ortamı sorunları çözümsüz bırakır.
- Mazeret kültürünün egemen olduğu bir ortamda vasat performans, standart haline gelir. Kişiler, daha üretken ve verimli olmak için, bilgi ve beceri düzeyini yükseltmeye gerek duymaz.
- Her şeye rağmen bir şeyler üretmek ve başarmak isteyenlerin morali ise klişeleşmiş mazeretlerle bozulur.
- Bir şeyi yapmamak için gösterilen bahanelerin çokluğu insanların cesaretini kırar, onları daha karamsar yapar.
- Çoğunluk sorumluluktan kaçıp, parmağını taşın altına koymadığı için sorunlar ve aksaklıklar artar. Dağ gibi biriken sorunlardan yeni mazeretler üretilir. Bu kısırdöngü böyle devam edip gider.

Çare sorumluluk duygusunda

Mazeret üretimi, toplumun bağışıklık sisteminde, AIDS hastalığının kişilerde yarattığına benzer bir şekilde, büyük hasarlara yol açar. Mazeret kültürünün kaçınılmaz sonucu olan beden ve beyin tembelliği, toplumları tüm olumsuzluklara karşı savunmasız bırakır. Benzer zaaflar şirketlerde yaşandığında ise telafisi imkânsız zararlar ortaya çıkar.

Sorumluluk: Mazeret üretimi sorumlulukların açık seçik belirlenmediği ve paylaşılmadığı kurumlarda daha yaygındır. Herkesin iyi ve kötü günlerdeki sorumluluğunun belli olduğu kurumlardaki çalışanlar ancak altından kalkabilecekleri işi kabul eder. Bu tür kurumlarda yapılan hataların izini sürmek daha kolay olur.

Hesap verilebilirlik: Hata yapan herkesin bu hatanın sorumluluğunu yüklenmesi ve hesap vermeye hazır olması, mazeret kültürünün zararlarını azaltır.
Etkin liderlik: Herhangi bir yönetici ile gerçek lider arasındaki en önemli fark, liderin yapılan işin her türlü sonucunu tek başına üstlenmesidir. Çünkü kadrosundaki kişilerin yaptığı hatalardan, o kişileri göreve getiren ve denetleyen lider sorumludur. Sıradan yönetici ise sorumluluğu, yardımcılarına ve diğer müdürlere atarak hatanın vebalinden sıyrılmak ister. Gerçek lider, görev ortamındaki tüm olumsuzlukları önceden dikkate alır, her olumsuzluk için bir önlem düşünmek zorundadır.

MAZERETLER ÜLKESİNDE HEP BAŞKALARI SUÇLUDUR

Hayat yolunda düşe kalka ilerliyorsunuz. Yol çukurlarla, engellerle ve dikenlerle dolu. Sıkıntılar ve dertler gücünüzü zorluyor. Başkaları ile yarışarak, epey uzakta görünen hedefinize ulaşmak zorundasınız. Arada bir karşınıza bir yol ayrımı çıkıyor. Bir ok sizi hedefinize ulaştıracak uzun ince ve çileli yolu gösteriyor. Bu yolu tuttuğunuzda bir süre daha terlersiniz ama eninde sonunda istediğiniz yere ulaşma ihtimaliniz epey yüksek.

Diğer yol ise kısa ve ağaçlıklı bir dere boyuna doğru uzanır: Bu yolu seçtiğinizde ise "mazeretler ülkesi"ne adım atmış olursunuz. Gölgede dinlenirken, kendinizi iyi hissetmek için bahaneler, özürler üretmeye başlarsınız. Türkiye’de eksiklik ve aksaklıkların bini bir para olduğu için mazeret üretiminde hiç zorlanmazsınız. Her bulunan mazeret, omzunuzdaki sorumluluk yükünü biraz daha hafifletir.

Mazeretler ülkesinde suç hep başkalarındadır. IMF, Dünya Bankası, belediye, müdürünüz ve iyi gün dostu arkadaşlarınız, herkes sizi başarısız kılmak için ellerinden geleni yapmaktadır nedense. O halde erişilmesi imkânsız olan hedef için çalışıp çabalamanın bir faydası olmayacaktır. Bu ortamda beyin, gerçek sorunlar için çözüm bulmak yerine mazeret ve bahane üretimi ile meşgul edilir.

İlkokul mazeretleri

Mazeret arayışı çok erken yaşlarda, daha ilköğretimin ilk sınıfında başlar: Siz tam ders çalışmaya oturduğunuzda ya elektrik akımı kesilir ya da eve misafir gelir. "Kazık" sorular nedense hep çalışılmayan birkaç sayfalık yerden çıkar. Üstelik öğretmen size takmıştır bir kere, ağzınızla kuş tutsanız size sınıf geçirmez.

Okul bitip iş hayatına atıldığınızda durum farklı değildir: İşyerinde motivasyon yoktur, çevrenizdekiler size düşman gibidir. İşten eve, evden işe gidiş gelişler, trafik sizi çok yormakta, performansınızı düşürmektedir... Bu kadar düşük ücrete, bu çalışma çoktur zaten! Bu kez, müdür size takmıştır. Hep başkaları terfi eder, hep sizin hakkınız yenir. Oysa siz müdürünüz ne dediyse yapmışsınızdır.

Türkiye’de herkesin, hayatın her alanı için her zaman kullanabileceği bir mazeret seti vardır.
Spor karşılaşmalarında oynadığımız, yönettiğimiz veya tuttuğumuz takım yenildiğinde, mazeretler arka arkaya gelir: "Saha çamurdu!", "Sıcağa teslim olduk", "Hakem penaltımızı vermedi", "Kalemize üç kez geldiler, ikisi gol oldu", "Sakatlıklar belimizi büktü..."

Küçük bir beldenin belediye meclis üyesinden başbakana kadar tüm siyaset insanları da sık sık mazeretlere sarılır: "Enkaz devraldık"la başlayan bahaneler serisi şu sözlerle uzar gider: "Ben yapardım ama IMF izin vermiyor" , "Türkiye’nin gelişmesini istemeyen iç ve dış mihraklar var", "Toplum henüz hazır değil"...

Enflasyon tırmanışa geçtiğinde suç ya domates ya da ham petrol fiyatındadır. İktidar olmakla muktedir olmanın farkını unutan bazı bakanlar ise kendi görev alanlarındaki aksaklıklardan sürekli yakınır ve yeni mazeretler üretir.
İşadamları ile kamu sektörü ve özel sektördeki yöneticiler de zamanla mazeret üretiminde ustalaşır. "Önümüzü göremiyoruz", "İhracatçı sahipsiz", "Devletin desteği olmazsa batarız", "Bizde elektrik çok pahalı", "Çinlilerle başa çıkamıyoruz", "Ankara bizi engelliyor" ve "Hükümete güvenemiyoruz" gibi mazeretler sık sık ekonomi sayfalarında haber olur. Kapitalistin ve profesyonellerin en önemli niteliğinin belirsizlik ortamında risk almak olduğu nedense unutulur.

Mazeretler ülkesine giriş vardır ama çıkış yoktur. Bir kez mazeret üretmeye bir başladığınızda başka hiçbir şey üretemez, sorunlarınızla kucak kucağa yaşamaya mahkûm olursunuz.

MAZERET, YETERSİZLİĞİN İTİRAFIDIR

Mazeret bir itiraftır. Başarısızlığa kılıf uydurmak isteyenler, önlerine çıkabilecek engelleri ve riskleri işe başlarken dikkate almadıklarını kendi ağızları ile kamuoyuna duyurmuş olur. Hem yetersiz olan hem de bu yetersizliğinin bilincinde olmayanlara da kimse güvenmez.

Mazeret üretiminin temelinde aşağıdaki kişisel zaaflar yatar:


Tembellik: Mazeret üretiminin en önemli nedeni ruh, beyin ve beden tembelliğidir. Tembelliğini çevresindekilerden saklamak isteyenler, çeşitli mazeretler uydurur.

Yalancılık: Bir işi yapmamak veya yaptığı hatanın üstünü örtmek için kullanılan mazeretler, kişiyi giderek gerçeklerden koparır. Çünkü mazeret bir tür yalandır. Başarısızlıkla sonuçlanmış bir işin, girişimin veya seçimin ardından, mazeretleri sıralayanlar ya kendilerini ya da başkalarını aldatır.

Karamsarlık: En tehlikeli mazeretler ise sosyal alanda üretilenlerdir. Toplumsal ve ekonomik hayatta başarısız olanlar, düşük performanslarını haklı çıkarmak için herkesin aynı durumda olduğu mazeretini ileri sürer. "Biz adam olmayız", "Böyle gelmiş, böyle gider" ve "Eller yaya, biz yaya" türünden lafları eden kişi "Herkes kötüyse, ben iyi olmak için niye kendimi yorayım ki" diye düşünüp sorumluluğu üzerinden atar. Diğer insanları, toplumu ve ülkeyi olduğundan daha kötü gösteren karamsar kişi, kendi başarısızlık ve yetersizliğine bahane aramaktadır.

Korku: Hayatın getirdiği belirsizliklerden korkan kişiler hep kenara çekilir ve rutin işler dışında bir görev üstlenmek istemez. Bu korkusunu gizlemek isteyenlerin tek sığınağı da mazeretlerdir. Bu kişiler yapılmak istenen işin imkânsız olduğunu defalarca vurgulayarak çevresindekilerin de cesaretini kırar.

Dirençsizlik: “Başa çıkma” ve “üstesinden gelme” becerilerinden yoksun olanlar bir işe giriştiklerinde önlerine çıkan ilk engelde hemen teslim bayrağı çeker ve mazeretleri ardı ardına sıralamaya başlar.

Bilgisizlik: Kendisinin ve çalıştığı yerin sorunları hakkında çözüm üretemeyenlerin bir bölümü, işlerini yapmak için gerekli olan bilgi ve beceriye sahip değildir. Bilgisizliklerini örtmeyi amaçlayanlar, ister istemez mazeret üretme tuzağına düşer.

Toplumları, insanların geri kalmışlığa, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı ortak mücadelesi ayakta tutar ve geliştirir. Gönlünü ve zihnini mazeretlerle uyuşturanlar ise bu mücadeleden uzak durmak için yedeklerindeki yeni bahaneleri ortaya sürerler: "Ben tek başıma ne yapabilirim ki?", "Faydası olacağını bilsem, her şeyi yapardım",

"Kimi, kime şikâyet edeceksin ki?", "Başım belaya girse beni kim kurtaracak?", "Ne yaparsan yap, işe yaramaz" türü bahaneler, kitleleri sosyal ve siyasi mücadeleden uzak tutar. Sonuçta işler daha da kötüye gidince, mazeretler toplumun ruhunu felç edecek komplo teorilerine dönüşür.

MAZERETLERİN ZİNCİRİNDEN NASIL KURTULURSUNUZ

Sıkışık bir durumdan kurtulmak için arada bir herkes bir mazeret üretir. Ancak mazeret uydurmak bir alışkanlık ve ikinci bir tabiat haline geldiğinde elinizi ayağınızı bağlar. Bir süre sonra mazeretler sizin hayattan ve yaptığınız işten tat almanızı önler. Çırpındıkça çaresizlik-karamsarlık bataklığında daha derinlere çekilirsiniz, Sizin ürettiğiniz mazeretler bir süre sonra daha inandırıcı olarak yine size döner.

Toplumdaki iç dinamizmin, enerjinin ve başarı potansiyelin, mazeret üretimi ile köreltilmesinin sonucu ise daha vahimdir. Böyle bir ortamda içinde bulunduğunuz toplum, değişimin gerektirdiği reformları dış güçlerin baskısı ile yapmak zorunda kalır. Kucağına sığındığınız mazeretler bu kez sizin ve ülkenizin bağımsızlığının tehlikeye girmesine yol açar.

“Mazeret üretimi-edilgenlik-atalet-çözümsüzlük-sorunların birikmesi-yeni mazeretlerin bulunması” şeklinde devam edip giden kısırdöngünün zincirlerinden kurtulmak istediğinizde aşağıdaki önerilerden yararlanabilirsiniz:
- Kendinize ve beraber çalıştığınız kişilere mazeret üretme yasağı koyun.
- Başkalarının uydurma mazeretlerini kabul etmeyin ve onları tatsız da olsa gerçeği söylemeye teşvik edin.

- Kendinizi derinlemesine tanıyın. Mazeret üreterek kendinizi aldatmak yerine gerçeklerle yüzleşin. Kendinizi tüm zaaf ve erdemlerinizle tanımaya gayret edin. Aynaya baktığınızda kendi hatalarınızı itiraf edebilecek cesaretiniz olsun.
- Mazeret jeneratörlerinden, her şeyi eleştiren, devamlı sızlanan ve yakınan negatif enerji odaklarından uzak durun.

- Yönetici olarak, iyi veya kötü yaptığınız her işin sorumluluğunu mertçe kabul edin. Üstünüzdekilere, astlarınızı hiçbir zaman şikâyet etmeyin. Astlarınızın hatalarının sorumluluğunu da yine siz üstlenin.

- Başkalarını suçlayarak değiştiremeyeceğinize göre istediğiniz sonucu almak için kendi tutum ve davranışlarınızı değiştirmeye bakın.
- Sorumluluk alın, parmağınızı taşın altına koymaktan korkmayın. Omzunuza bir sorumluluk yüklendiğinde yere daha sağlam basabilirsiniz.

- "Kurban" rolü oynayarak merhamet dilenmeyin. Karşılaştığınız kişilerden mazeretinizi öne sürerek anlayış beklemekten vazgeçin.

- Bir işe başlarken tüm engelleri ve riskleri ayrıntılı olarak analiz edin. Farklı senaryolar hazırlayarak geleceğin getireceği her tür olumsuzluğa karşı önceden bir önlem düşünün. Hiç beklenmeyen bir aksilik ortaya çıksa bile bunu işin bir cilvesi kabul edip, mazeret üretme tuzağına düşmeyin.

- İşi ve makamı layık olana verdiğinizde daha az mazeret duyarsanız. İşinizde çalışanları değerlendirirken kıdem ve yaş yerine performansı esas aldığınızda mazeretler azalır.
- Başkalarını işaret parmağınızla suçladığınızda, diğer üç parmağınızın sizi gösterdiğini unutmayın.
- İçinde yaşadığımız kritik günlerde hepimiz için iki yol var: Ya ataletimize bahane üretip problemin bir parçası olacağız ya da bir şeyler yapıp çözümün... Siz belki de haklı olan mazeretlerinizi unutarak çözümün bir parçası olmaya gayret edin
Yazar: ahmetsahin
03-25-2015, Saat:09:35 PM
Yorum Yok
Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu. Soygunculardan biri bankadakilere bağırır:

“Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.”

Herkes sessizce yatar… Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır. Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…

Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada… Soyguncu bağırır:

“Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”

Bunun adı “Profesyonellik”tir. İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!

Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar. Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk):

“Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. Daha yaşlı olanı der ki:

“Çok aptalsın be. Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”

Buna “Deneyim” derler! Günümüzde deneyim kâğıt diplomalardan çok daha önemlidir.

Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra Şube Müdürü, Şube Şefine hemen polisi aramasını söylemiş. Şef demiş ki:

“Durun hele Müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyona ekleyelim, ne dersiniz?”

Buna “Dalgayı yakalamak” derler. Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!

Müdür der ki:

“Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”

Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler. Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.

Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon çalındığını açıklamış! Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… Tekrar tekrar saymışlar. Bakmışlar hepi topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe:

“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka Müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”

Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…

Banka Müdürü çok mutludur. Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için.

Buna “Fırsatları kullanmak” derler. Kazanmak için risk almak gerekir.
[Resim: LiipDGb.jpg?1]
Yazar: ahmetsahin
03-19-2015, Saat:04:20 PM
Yorum Yok
Eğer ki 1 fotoğraf, 1000 kelimeye bedelse, bu fotoğraf binlerce bizona karşılık geliyor. 1870'lerde çekilen bu fotoğrafta bir adam, on binlerce bizon kafatasının yığıldığı bir "tepeciğin" önünde gururla poz veriyor. Bizonlar, Amerika'nın ikonik türlerinden birisidir ve Avrupalı Amerikalılar batı yakasına yerleşmeye başladıkları dönemlerde bu bizonları kitlesel olarak katletmişlerdir. O dönemlerde öldürülen bizonların sayısı yıllık birkaç on milyon ile ifade ediliyordu!


Bu katliama ABD Ordusu da bizzat destek olmuştu ve bunun 2 nedeni vardı: ABD'nin elinde daha yoğun olarak bulunan evcil ineklerin satışıyla rekabet ortamı doğmaması için ve bizonlara temel bir besin kaynağı olarak muhtaç olan Yerli Amerikalılar'ın açlıkla yüz yüze gelmesi için. Bizonlar olmaksızın Büyük Düzlükler olarak bilinen Batı Amerika bölgelerinde yerlilerin hayata tutunması imkansıza yakındı. Ya göç edeceklerdi ya da öleceklerdi.

Amerikan tarihinin bu karanlık döneminden yaklaşık 1 asır sonra, bizonlar bilim insanlarının özverili çabaları sayesinde yeniden yaygınlaşmaya başladı. Neredeyse yok olmuş olan bir canlı grubunun birey sayısı Batı Amerika'da yavaş yavaş yeniden yükseliyor. Amerikalı bilim insanları, Amerikan yerlileri ve sivil toplum örgütleriyle güçlerini birleştirerek, bu canlıyı hayata döndürmek için mücadele veriyorlar.
[Resim: 2yhKRRr.jpg]

[Resim: LkTBzYR.jpg]

Hoşgeldin, Ziyaretçi

Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Forumda Ara

Forum İstatistikleri

Toplam Üyeler 13
Son Üye delidumrul23
Toplam Konular 680
Toplam Yorumlar 684

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 42 aktif kullanıcı var.
(0 Üye - 42 Ziyaretçi)

Son Yazılanlar

İki Türk Askerin Birinci ...

Son Yorum: delidumrul 02-02-2025, Saat:12:45 PM
Yorum 0 Okunma 255

Arjantin'de Enflasyon

Son Yorum: delidumrul 09-20-2024, Saat:07:18 PM
Yorum 0 Okunma 674

TÜRK ESİRLERİ YUNANLILARA...

Son Yorum: delidumrul 12-01-2019, Saat:11:30 PM
Yorum 0 Okunma 2,539

Seyit Onbaşının (Kocaseyi...

Son Yorum: merve 03-04-2019, Saat:09:59 AM
Yorum 0 Okunma 2,160

Osmanlı ordusunda bir Ven...

Son Yorum: ahmetsahin 02-04-2019, Saat:12:10 AM
Yorum 0 Okunma 2,343

KAĞIT BARDAK..

Son Yorum: mevthawk 01-02-2019, Saat:06:33 PM
Yorum 0 Okunma 2,657

Başkalarının olumsuz duyg...

Son Yorum: ahmetsahin 01-02-2019, Saat:06:21 PM
Yorum 0 Okunma 3,579

Nuri Killigil: Bir Türk S...

Son Yorum: gakko 08-07-2018, Saat:05:16 PM
Yorum 0 Okunma 2,986

Çocuklarımıza Yedirdiğimi...

Forum: SAĞLIK
Son Yorum: delidumrul 03-29-2018, Saat:12:22 AM
Yorum 0 Okunma 2,557

EŞİNİ DOĞRU SEÇ

Son Yorum: delidumrul 03-26-2018, Saat:06:55 PM
Yorum 0 Okunma 2,703
Task